Çalışma arkadaşım Leyla’dan duymuştum Sevda’nın hikâyesini. Sohbet ederken, bir film senaryosunu okuyormuşum gibi etkilenmiştim. Leyla arkadaşım öyle güzel anlatıyordu ki, masal dinleyen bir çocuk gibi pür dikkat dinliyordum. Oysa anlattığı bir masal değil gerçek bir olaydı. Olayın kahramanıyla yakın arkadaşlardı. Daha önce aynı kurumda çalışmış ve sonra ayrılmışlardı. Ayda birkaç kez görüştükleri Sevda’yla tanışıp birde kendi ağzından duymak istiyordum hayat hikâyesini. Sevda’yla yemekte buluştuk. İlk gördüğümde sanki yıllardır tanıyormuşum gibi geldi bana. İçinde yılların yorgunluğu varmış gibi mağrur bir insan duruyordu karşımda. Ürkek bir ceylan yavrusu gibi duruşu ve mahzun bakışı beni kendine hayran bırakmıştı. Sıcak ve samimi gülüşü, ister istemez yakınlaştırıyordu kendisini bana. Tanışma faslı bittikten sonra koyu bir sohbete başladık. Muhabbetten sonra sıra merakla beklediğim hayat hikâyesine geldi. Anlatım şekli, vücut diliyle de birleşince hayran hayran dinlemeye başladım. Bu masal bitsin istemiyordum, zamanı durduramıyordum. Vakit su gibi akıp geçiyordu. Zaman bize değil, biz zamana ayak uydurmak zorundaydık, mesai saati gelip çattı. O kadar uzun ve acı dolu bir hayat hikâyesi iki saate sığmadı. Ablacığım kitabım yakında çıkıyor, bütün hikâyem orada yazılı dedi ve ayrıldık. Bende Sevda’nın kitabını sabırsızlıkla bekliyorum. Bu hayat hikâyesini kısa da olsa sizlerle paylaşmak istiyorum. Adı Sevda AKYÜZ… 1981 yılında Yozgat’ın Yerköy İlçesinde doğan Sevda’ya el bebek, gül bebek bakacakları yerde 17 günlükken Yozgat Çocuk Yuvasına bırakmışlar. Yuvadaki kimsesiz arkadaşlarıyla birlikte güzel bir çocukluk geçirmiş. 11 yaşına gelince de Niğde Kız Yetiştirme Yurduna göndermişler. Hayatının en güzel yıllarını geçirdiği bu yuvadan 18 yaşına gelince ayrılan bu genç kız, bu kez Devlet Dairesine işe girerek yeni bir hayata yelken açmış. Bu uzun yıllar içinde başından geçen olaylardan bir tanesini bile yazmaya kalksam sayfalar yetmezdi. Yetiştirme Yurtlarında kalması ve dışarda olan olaylarla mücadele etmesi onu Sosyoloji okumaya yöneltmiş. Belki bu nedenlerden dolayı çevreye bakış açısı değişmişti bu güzel yürekli Sevda’nın. Kendi değimiyle toplum bilimci değil, toplum görümcüydü… Güzel bir çocukluk ve gençlik yıllarının geçtiği yurt dönemi, Sevda’nın 18 yaşına girmesiyle birlikte kapanmıştı. Bir Devlet Dairesinde işe başlayan bu ürkek genç kız, aynı kurumda çalışan hayat arkadaşıyla tanışıp mutlu bir evlilik yapmıştı. Bu Sevda çiçeği genç kız, sıcak bir yuva ortamını ve eşinin ona karşı şefkatini gördükten sonra ailenin ne demek olduğunu anlamıştı artık. Yıllar geçtikçe yüreğindeki anne özlemi kabarmaya başlamıştı. Yaşının verdiği olgunluk ve cesaretle annesini aramaya başladı. İlk kızına hamile olan Sevda uzun bir araştırmadan sonra annesini Yozgat’ın bir köyünde buldu. Annesini ilk defa görecekti, çok heyecanlıydı. Anne adayı olan Sevda içinde büyüyen çocuk sayesinde evlat sevgisinin ne olduğunu biliyordu artık. Bu sebepten dolayı annesinin onu nasıl karşılayacağını az çok hissediyordu. Annesinin elinde olmayan sebeplerden dolayı onu bıraktığını düşünüyordu ve yanılmadığını çok sonra anladı. Annesini ilk defa karşısında gören Sevda, aynada kendisini görür gibi oldu. Çok benziyorlardı. Yere yığılmamak için kendini zor tuttu, ayakta durmaya çalıştı. Zordu, gerçekten çok zordu onun için. Yüreğinin bir köşesinde sakladığı çocuk ruhuyla annesine sarıldı. Annesi onu tanımadı, tanıyamazdı çünkü çok hastaydı, şizofrendi. Annesine sahip çıktı, hemen alıp Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine yatırıp, bakımını üstlendi. Sevda’nın değimiyle…”Annemdi o benim, çorbasını içemediğim, boynuna sarılamadığım, kokusunu ciğerime çekemediğim, duasını alamadığım annemdi”…Bırakmadı annesini bu koca yürekli evlat…ama bir gün…… Esas olay bundan sonra başlamıştı Sevda için, bundan sonra yaşananlar onun için çok acıydı. O kötü haberi duyduktan sonra hayatı paramparça oldu. Yıllar sonra bulduğu annesi hastaneden kaçarak kendi sonunu kendi hazırladı. Hayatın ona sunduğu kötülükleri ve yalnızlığı hazmedemeyen bu biçare kadın sessiz sedasız ölüme doğru gitti… Hayat bu kadar kısa ve acımasız olmamalıydı… Her ölüm erken ölümdür…