Bu dünyaya ne amaçla geldik diye hep kendimizi sorgularız. Hayatın karmaşasına kapılıp gidiyoruz. Öyle veya böyle sürekli bir koşuşturma içindeyiz. Günlerimiz nedense hep yoğun geçer.
Hayat öyle hızlı akıp gidiyor ki, zamanın nasıl geçtiğinin bile farkına varamıyoruz. Geçen zaman, güzelim hayatı doya doya yaşamamıza yetmiyor. Gelecekle ilgili plan kurmamıza bile izin vermeden, kuş misali uçup gidiveriyor.
Her günün sabahında ilk işimiz saate bakmaktır. Kendimizi nedense saatin akışına göre ayarlarız. Patronumuz akrep ve yelkovandır artık. Bizi esir aldıkları için yüreğimizdeki hislere göre hareket edemeyiz.
Ne kadar yaşayacağımızı ve ne kadar zamanımız kaldığını bilemeyiz. Hayatımız bir kum saati gibi akıp geçiyor. Kum taneleri fanustan süzülürken, ömrümüzden de çalıp götürdüğünün farkına varıyoruz. Kum saatinin yönünü bir el hareketiyle değiştirebiliriz ama akışını durdurma gibi bir lüksümüz yok.
Zaman çok acımasız, o kadar hızlı geçiyor ki“daha dün gibiydi” dedirtiyor bize. Ah be zaman neden bu kadar hızlı geçiyorsun. Çocukluğumuzun ve gençliğimizin en güzel anlarını da koparıp götürüyorsun bizden. Keşke en mutlu olduğumuz zamanda bize destek olup duruversen.
Eskiden sadece yaşlılar ve yetişkinler derdi zamanın çok çabuk geçtiğini. Şimdi ise yaşlı olsun, genç olsun herkesin ortak sorunu haline geldi. Kısaca, zaman çok kısa kimseye yetmiyor. Bir düşünürün dediği gibi “Gençlikte günler kısa, yıllar uzundur. Yaşlılıkta günler uzun, yıllar kısadır.”Acaba hayat geçmiyor da, biz mi onu geçiriyoruz.
Hayat çok kısa, yıllar su gibi akıp gidiyor ve biz sadece seyrediyoruz. Oysa bizim hayattan istediğimiz tek bir şey var, o da bir parça huzur. Huzurlu olursak her şeyin üstesinden gelebiliriz.
Hayat kısa, zaman hızlı. O halde ne yapmak gerek, her günümüzü dolu dolu yaşamamız gerek.
Hayat her şeye rağmen güzel ve yaşamaya değer.