İkinci Mesele: Ehl-i dünya diyorlar ki: “Bize ahkâm-ı diniyeyi ve hakaik-i İslâmiyeyi talim edecek resmî bir dairemiz var. Sen ne salâhiyetle neÅŸriyat-ı diniye yapıyorsun? Sen madem nefye mahkûmsun; bu iÅŸlere karışmaya hakkın yok.”
Elcevap: Hak ve hakikat inhisar altına alınmaz. İman ve Kur’ân nasıl inhisar altına alınabilir? Siz dünyanızın usûlünü, kanununu inhisar altına alabilirsiniz. Fakat hakaik-i imaniye ve esâsât-ı Kur’âniye, resmî bir ÅŸekilde ve ücret mukabilinde, dünya muamelâtı sûretine sokulmaz. Belki, bir mevhibe-i İlâhiye olan o esrar, hâlis bir niyetle ve dünyadan ve huzûzât-ı nefsaniyeden tecerrüd etmek vesilesiyle o feyizler gelebilir.
Hem de sizin o resmî daireniz dahi, memleketteyken beni vaiz kabul etti, tayin etti. Ben o vaizliÄŸi kabul ettim, fakat maaşını terk ettim. Elimde vesikam var. Vaizlik, imamlık vesikasıyla her yerde amel edebilirim. Çünkü benim nefyim haksız olmuÅŸtur. Hem menfiler madem iade edildi; eski vesikalarımın hükmü bâkidir.
Saniyen: Yazdığım hakaik-i imaniyeyi doÄŸrudan doÄŸruya nefsime hitap etmiÅŸim. Herkesi dâvet etmiyorum. Belki ruhları muhtaç ve kalbleri yaralı olanlar, o edviye-i Kur’âniyeyi arayıp buluyorlar. Yalnız, medar-ı maiÅŸetim için, yeni huruf çıkmadan evvel, haÅŸre dair bir risalemi tab ettirdim. Bunu da, bana karşı insafsız eski vali, o risaleyi tetkik edip, tenkit edecek bir cihet bulamadığı için iliÅŸemedi.
Üçüncü Mesele: Benim bazı dostlarım, ehl-i dünya bana ÅŸüpheli baktıkları için, ehl-i dünyaya hoÅŸ görünmek için benden zâhiren teberri ediyorlar, belki tenkit ediyorlar. Halbuki, kurnaz ehl-i dünya, bunların teberrisini ve bana karşı içtinaplarını, o ehl-i dünyaya sadakate deÄŸil, belki bir nevî riyaya, vicdansızlığa hamledip o dostlarıma karşı fena nazarla bakıyorlar.
Ben de derim: Ey âhiret dostlarım! Benim Kur’ân’a hizmetkârlığımdan teberri edip kaçmayınız. Çünkü, inÅŸaallah benden size zarar gelmez. EÄŸer faraza musîbet gelse veya bana zulmedilse, siz benden teberriyle kurtulamazsınız. O hal ile, musîbete ve tokada daha ziyade istihkak kesb edersiniz. Hem ne var ki evhama düÅŸüyorsunuz?
Dördüncü Mesele: Åžu nefiy zamanında görüyorum ki, hodfüruÅŸ ve siyaset bataklığına düÅŸmüÅŸ bazı insanlar, bana tarafgirâne, rakibâne bir nazarla bakıyorlar. Güya ben de onlar gibi dünya cereyanlarıyla alâkadarım!
Hey efendiler! Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var. BaÅŸka cereyanlarla alâkam yok. O adamlardan ücret mukabilinde iÅŸ görenler, belki kendilerini bir derece mazur görüyor. Fakat ücretsiz, hamiyet namına bana karşı tarafgirâne, rakibâne vaziyet almak ve iliÅŸmek ve eziyet etmek, gayet fena bir hatadır.
Çünkü, sabıkan ispat edildiÄŸi gibi, siyaset-i dünya ile hiç alâkadar deÄŸilim. Yalnız, bütün vaktimi ve hayatımı hakaik-i imaniye ve Kur’âniyeye hasr ve vakfetmiÅŸim. Madem böyledir; bana eziyet verip rakibâne iliÅŸen adam düÅŸünsün ki, o muamelesi zındıka ve imansızlık namına imana iliÅŸmek hükmüne geçer.
Mektubat, On Altıncı Mektub